Acil Tıp Eğitimi ve AkademiHaberlerYönetim

Pandemiden Ne Öğrendim?

Pandemi dönemi hekimler için hem bireysel, hem de akademik olarak zorlu geçti ve geçmeye devam ediyor. Zaman zaman Hollywood filmlerinde dünyanın sonunu getiren göktaşının dünyaya düşüşüne tanık olur gibi, bazen çaresizlik, bazen ise umutla geçen ilginç bir döneme tanık oluyoruz. Hepimiz için farklı geçen bu dönemin bilimsel, sosyal, eğitimle ilgili, kişisel ve bireysel sağlık yönünden; geri kalan hayatımızı da kökünden değiştirecek bazı yansımaları oldu. Bu yazıda sizlere pandemi döneminde yaşadığımız paradigma değişikliğinden yola çıkarak, tuttuğum notları paylaşıyorum. Notların çoğunun bireysel düşüncelerim olduğunu söylemekte fayda var..

İnsanlar çoğunlukla, bilim ise bazen yanılır; rasyonalite her zaman kazanır

Pandeminin ilk başladığı günlerden itibaren yoğun şekilde COVID-19’un tanı ve tedavi süreçlerine ilişkin bilgiler edindik. Bu toplu öğrenme süreci, önce kişisel görüşlerin ve olgu sunumlarının değerlendirilmesi, sonra konuyla ilgili araştırma sonuçlarının değerlendirilmesi şeklinde devam etti. Sürecin başında ampirik olarak başlanan bazı ilaçların hiçbir etkisinin olmadığını, hatta yan etkilerinin daha baskın olduğunu gördük. Bu nedenle ilaç önerileri ve bunların kanıt düzeyleri sürekli değişti. Bu değişkenliğin nedeninin bilimin doğası olduğunu, bilimin bazı dogmalarla ve kesin yargılarla çalışmadığını yaşayarak görmüş olduk. Şu an hala konuyla ilgili yetkin isimlere, “6 ay önce öyle demiyordunuz, şimdi ne değişti” diye soruluyor. Bilimin doğruları zamanla değişir, bilimadamı da bu bulguları insanlarla paylaşır. Doğrular zamanla değişken olabilir, ama en sonunda gerçekler ortaya çıkar.

Akademik okur yazarlık herkes için önemlidir

Günümüzde sadece referans kitaplara dayanarak hekimlik yapılması mümkün değildir. Makale okumanın sadece belli bir zümreye özgü bir yaşam tarzı, hatta bir tatmin aracı olduğunu düşünenler bu dönemde yanıldılar. Normal şartlarda standart hekimlik pratiğini ilgilendirmeyen araştırma fazları, ilaçların etki ve yan etkilerinin araştırılması, araştırma ürününün yetkili otoritelerce onaylanması, piyasaya sürülmesi, klasik başvuru kaynaklarında yerini alması gibi süreçler hekimlerin birebir gözünün önünde yaşandı. COVID döneminde anlık olarak araştırma sonuçları pratiğe geçti, fakat e-mail ve Whatsapp grupları aracılığıyla PDF olarak yayılan makalelere herkes aynı reaksiyonu veremedi. Bir makaleyi elinize aldığınızda sadece özet bölümündeki Conclusion’a bakarak klinik yargı oluşturmanın güçlüğünü herkes yaşadı. Saygın olduğunu düşündüğümüz dergilerde yayınlanan “Compassionate use of remdesivir” (remdesivirin şefkatlice kullanımı) başlıklı makalelerle karşılaştık. Yürütülen her araştırmanın neden eleştirilmesi gerektiğini, otomobil kullanan bir sürücünün neden biraz motordan anlaması gerektiğini fark ettik.  

Eğitim etkileşimdir

Pandemi öncesinde uzun zamandan beri herkesin yakındığı, uzun ve slaytların okunduğu sıkıcı derslerden – toplantılardan sonra, pandemiyle beraber Zoom ve benzeri platformlar herkesin hayatına girdi. Çoğu eğitimci, başlarda derste yaptıklarının aynısını yaparak slaytlarını “okudu” ve aslında bu yöntemin oldukça kolay ve kullanışlı olduğunu varsaydı. İlerleyen dönemde sessizliğe veya duvara karşı ders anlatmanın zorlukları, dinleyicilerin reaksiyon vermemeleri, değerlendirme yöntemiyle ilgili açmazlar, sınav yapılmasının zorlukları ise herkesi bezdirdi. Eğitimin, özellikle de herhangi bir konuyu “default” olarak bildiği varsayılan yetişkinlerin eğitiminin o kadar da kolay olmadığını herkes anladı.

Yakın bir zamanda okuduğum, çok merkezli ve çok uluslu bir araştırmada ürologlara pandemi döneminde kendilerini nasıl geliştirdikleri soruluyordu. Yazarlar, araştırmanın sonuçlarına göre katılımcıların yarısından fazlasının internet kaynaklarını kullandığını, online kongre ve webinarları takip ettiklerini, farklı oranlarda kaynak kitapların, sosyal medya ve podcastlerin de kullanıldığını belirtiyorlardı. Doğal olarak katılımcı ürologların yaşları gençleştikçe online kaynak kullanımı artıyordu, fakat kaynak kullanımı ve takibinde yıl, kıdem, cinsiyet, ülke ve hatta kıtalararası fark yoktu. Buna göre makalenin yazarları da pandemi döneminde ürologların mesleki gelişimlerine eskisi gibi ve hatta daha fazla önem verdiklerini belirtiyorlardı. Küçük ve önemli bir ayrıntıyı saymazsak tabi; ankete davet gönderilen ürologların sadece %15’i katılmıştı. 100 kişilik bir sınıfa ders anlatıp, hevesli 15 öğrenci var diye sınıfı hevesli saymak gibi..

Boş ekranlar, kapalı kameralar, kapalı mikrofonlarla yapılan online toplantıların/derslerin işe yaramadığını; bin yıllık Powerpoint slaytlarını sessizliğe karşı okurken fark ettik. Eğitim etkileşimdir.. Karşınızdakinin reaksiyonunu fark etme, sıkıldığını ya da huzursuzluğunu anlama, aklına bazı soruları getirme ve rol model olmayla ilgilidir. Bu saydıklarımın hepsi yüzyüze eğitimde de ideal olarak yapılamayabilir, fakat online olarak yapılamayacağı kesindir.

Biraz izolasyon kötü değildir

Sosyal mesafe ve maske uygulamalarının sadece eğitimle ilgili unsurları değiştirmediğini hepimiz biliyoruz. İçiçe ve etkileşimli, bol uyaranlı bir hayatı geride bıraktık. Oysa geçmişte biraz da zamansızlığın ve sosyal medyanın tüketim kültürünün etkisiyle, uzun uzun bir makaleyi okuyup anlayacak, bir yazıyla ilgili düşünüp yorum yapacak, herhangi bir konuyu derinlemesine anlayacak halimiz kalmamıştı. Pandemi öncesi araştırmalar, çok iyimser bir tahminle 30 dakikadan uzun bir Youtube videosunun izlenmediğini söylüyor. Kişisel gözlemlerimle, bu sürenin biraz daha genç insanlar için muazzam bir süre olduğunu söylemem mümkün. Hiçbir şeye zaman bulamayan, izlediği her görselde de işine yarayacak haz/tatmin noktası arayan birisi için 1-2 dakikalık bir konsantrasyon süresinin bile çok uzun olduğunu söyleyebiliriz. Şu an altını çizeceği bir-iki paragraf için koca bir kitabı okumak ya da pratiğini çok da değiştirmeyecek bir makaleyi baştan sona okuyup anlamaya çalışmak, çoğu insan (ve çoğu hekim) için inanılmaz bir işkence. İzolasyon sürecinin insanı biraz daha kendi kendiyle olmaya zorlaması, insanın okuma ve anlama pratiklerini de değiştirebilir. Bunun gerçekte olup olmadığının anlaşılabilmesi için şüphesiz bilimsel araştırmalar gerekli, ama kargaşadan uzaklaşıp masanın başına oturabilmek de çalışabilmenin temel yollarından biri.  

Tıp kongreleri gereklidir

Tıp kongreleriyle ilgili düşüncelerimi henüz daha pandemi yaşanmadan önce, geçtiğimiz yılın son günlerine yaklaştığımızda belirtmiştim.. Evet, kongreler hala gerekliler. Nedenini aynı yazımdan, kendime atıf yaparak cevaplandırayım: “Dünyada tıp kongrelerinin ne yazık ki tarihçeleri yok. Çünkü insanlarda yazılı tarih ne kadar eskiyse, bir araya gelip bir konuyu tartışarak konuşma tarihi de o kadar eski.. Bu durum şekil değiştirebilir, kabuk değiştirebilir, ama özün değişmesi mümkün değil. Günümüzde bambaşka fiziksel ortamlarda; her şeyi anlık olarak birbirimizle paylaşabildiğimiz birçok platform mevcut; herkes, her yerden ulaşılabilir durumda. Ama bu durum hala yüzyüze iletişimin verdiği duyguyu veremiyor. Bu nedenle kongrelerin en önemli işlevlerinden biri hala, “ne olduğunuzu ve ne olmadığınızı, kendinizi başkalarıyla karşılaştırarak görebilmek”. Bunu ister büyük kongrelerde deneyimleyin, isterseniz lokal toplantılarla.. Ama eninde sonunda, “öğrenmek” için birileriyle etkileşim halinde bulunmanız şart..”

Pandemi öncesinde kalan bu tespitlerin hala güncelliğini koruduğunu düşünmekle birlikte, bazı eklemelerin yapılmasının da şart olduğunu düşünüyorum: Öncesinde bazen etkileşim bulutu içinde kaybolduğumuz kurslar, toplantılar, sempozyumlar, kongreler ve türlü eğitim etkinliklerinin sayıca fazla olması da yukarıda sözünü ettiğim “derinleşememe” duygusunu artırabilir. İnsanın bazen herhangi bir şey yapmadan sadece durmaya ihtiyacı vardır.    

Pseudobilim ile toprak solucanlarının yaşam siklusları birbirine benzer

Pandeminin başladığı dönemde toplumun her kesiminin bilimsel gerçekler etrafında toplandığını ve konuyla ilgili yetkili otoriteleri dinlediğini gördük. Bu dönemde şaşırtıcı şekilde bilimdışı “alternatif” tıp uygulamaları ile uğraşanlar sustular. Maskelerle ilgili komplo teorisyenleri, gerçekdışı tedavi uygulamalarından bahsedenler, her şeyi ilaç firmalarının rant oyunlarıyla izah edenler ortadan kayboldular. Bunları toprak kuruyunca, nemli toprak arayışı için toprağın derinlerinde kaybolan solucanlara benzetebiliriz. İlginç bir şekilde araya yaz mevsimi girip, insanlar pandemiden “sıkılmaya” başladıklarında ise kaldıkları yerden tekrar kafalarını çıkarmaya başladılar, yağmurdaki solucanlar gibi..

Yakın zamanda denk geldiğim ve pandemi döneminde yürütülmüş bir psikiyatri çalışmasında, pandemi ve benzeri izolasyon dönemlerinde, insanların varolan hastalıklarıyla ilgili yardım isteklerinin artabileceğinden (bekleneceği gibi); gerçekçi olmayan yöntemlere ve bilim dışı kaynak kullanımına yönelebileceklerinden bahsediyordu. İnsanları zor bir dönemde çaresizlik içinde başvurdukları kaynaklar nedeniyle suçlamak yersiz.. Bunun yerine topraktan solucanların hiç çıkmamasını sağlamaya çalışmak gerekiyor.

Hekimler artık homojen bir sınıfı temsil edemezler

Eski filmlerde geçen, elinde kocaman deri çantasıyla, takım elbiseyle evleri gezen hekim tipinin çok gerilerde kaldığının bilincindeyiz artık. Hekimler farklı istek ve arzuları olan, farklı amaçlar için yaşayan, gelirleri ve yaşam tarzları farklı birçok gruptan oluşuyor. Sağlıkta şiddetin gittikçe tırmandığı son günlerde, muayenehanesine daha fazla hasta gelsin diye birbirlerine övgüler düzüp dans eden iki “hocayı” görmüş olmalısınız.. COVID nedeniyle vefat eden hekimler, Instagram “influencer”ı hekimler, geçim derdi çeken hekimler, reklam peşinde olan hekimler, intihar eden hekimler.. örnekler çoğaltılabilir. Bu kimselerin aynı kişiler olduklarını, aynı sorunları paylaştıklarını, aynı şeye sevinip üzüldüklerini söylemek mümkün müdür?     

Sadece değişime uyum sağlayabilenler hayatta kalır

Bilim tarihinde Charles Darwin’e atfedilen ve sıkça kullanılan bir sözdür bu: “Ne en zeki olanlar, ne de en güçlü olanlar hayatta kalır. Hayatta kalanlar değişime adapte olabilen ve içinde bulunduğu çevredeki değişime en iyi uyum sağlayabilenlerdir.” Burada sözü edilen sürekli yeni trend peşinde koşan ve duramayan hekim tipi değil elbette. Tam tersine, bizim okul yıllarımızda sıklıkla tekrarlanan “değişimi takip edin, sürekli kendinizi yenileyin, vizyoner olun, atılımlar yapın” aklının ürünü olan yerinde duramayan hekim tipinin; konsantre olup birkaç sayfa kitap okumaya tahammül edemediğini, bir paneli başından sonuna takip edemediğini, bir sinema filmini dahi atlaya atlaya izlediğini görebiliyoruz. Bu nedenle burada “değişime uyumlu” bireyden/hekimden kasıt, 20-30 yıl öncesinin girişimci ruhları değil. Toplumun ihtiyaç duyduğu da, istediği de o değil. Pandemi süresince en fazla ihtiyaç; oturan, okuyan, değerlendirip analiz edebilen kişilere oldu. Bu nedenle geleceği şekillendirecek kimseler de muhtemelen onlar olacaklar.


Bu yazıya atıf yapmak için: N. Özgür Doğan. (21 Ekim 2020). Pandemiden Ne Öğrendim?. İnternet Sitesi: Acilci.Net. Bağlantı: https://www.acilci.net/pandemiden-ne-ogrendim/. Erişim Tarihi: 1 Aralık 2020.

Daha Fazla Göster

N. Özgür Doğan

Acil Tıp Doçenti, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi. Türkiye Acil Tıp Dergisi baş editörü ve Acilci.Net kurucu editörlerindendir. Aynı zamanda Acilci.Net genel muhalifi, eleştirel gözü ve bardağın boş tarafını görenidir.

4 Yorum

  1. bu dönemin bi güzelliği de cinci hocaların sessizleştirilmesi oldu.

Siz de bu yazıya yorum yapabilirsiniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu

Pin It on Pinterest

%d blogcu bunu beğendi: